Yazıları okumak için aşağıdan Bir, İki vb. başlıklara tıklayabilirsiniz. Yazıyı okumadan önce üstündeki, Grooveshark veya Youtube ile yüklenmiş şarkıyı başlatmayı unutmayın.
Ve parıltı ışıltılı kar taneleri Ve devrim günlükleri Ve kızıl Ve yalnız bir adam adam ki yalnız ağaçlar boyu
Fakat banliyösü ve ırgatları Ve medeniyet ören anne elleri Ve sökülen tırnaklarıyla feodalin Çok güzelsin, karlı gecelerde Karlı dallarda sen, her şeye rağmen, moskov
Güzel moskova, sende bir eksiklik var Sen kalpsiz kadınsın sanki Yıllarımı yaşlarımı sunduğum. Eksiksin ve güzelsin moskov Memleketimden eksiksin
Ki imkansızsa da artık çamlıca Yahut imkansızsa artık Irgat hasanla laflamak Ya da artık mümkünatı yoksa 'hain' zamanlarını affedebilmem Sen yine de kanımı yapan, kalbimi yaratan memleketim kadar eksiksin
Karda kalır ayak izim Ölümden gayrı bir şiirim kalır belki Ne sevda, ne dava gelmez benle Kalır, kalır kayınlarla ve senle Moskova
Hızla ilerliyor, yüzüne sertçe çarpan rüzgarla saçları
havalanıyor, gözlerini açık tutmakta zorlanıyordu. Yolu uzun değildi ama henüz
başlarken attığı geri dönülmez adımla beraber gelip yerleşmişti şüphe beynine. Yola
çıkarken tereddüte fırsat vermemişti ama bu tereddütsüz olmakla aynı anlama
gelmezdi her zaman, görmezden gelmişti var olanı sadece. Ama işte, çıkmıştı
yola ve geri dönemezdi artık. Önemli olan yolculuk değil varacağı yerdi ya, yine
de yolculukta da biri olsun isterdi hep yanında. Hoş, birileri olsa yola
çıkmazdı en başta. Telefonunu bile kapamıştı çıkmadan, birinin arayacağı olduğundan
değil de… Hem varacağı yerde muhtemelen çekmezdi de telefon.
Pişmanlık kendini gösterdiği sırada yer şekilleri gözlerinin
önünden takip edemediği hızda akıyor; kalbi, daha o havadayken güneş açan kar
tanesi kadar hızlı atıyordu. Çaresiz hissediyordu yola çıkmadan önce kendini, neredeyse
çaresiz belki daha da doğrusu, tek çaresi olduğuna inandığı bu yolculuktayken
ise o zamanki duyguları çoçukken aşık olmak gibi geliyordu ona. Bulunduğu
andaydı asıl çaresizlik, yolculuğun ilk adımını asla atmamış olmayı, geri
dönmeyi istiyordu o anda, başka bir an olmadığını idrak ederken. Rüzgar, kapalı
gözlerinden sızan göz yaşını alıp savuruyor; ne yapacağını bilemezken
ağlamasına bile izin vermiyordu.
Başka bir araç seçseydi yolculuk için, acaba farklı olur
muydu bir şeyler? Hava değil de deniz yolunu tercih etseydi mesela, yolun sonuna
kadar gitmeden geri dönme şansı olabilirdi belki. Umutsuzluk ve çaresizlik, yok
edicisi olacağını sandığı bu yolculukta bu sefer gerçek yüzleriyle karşısındaydı.
Eski duyguları birer ön izlemeydi sadece, birer eşantiyon. Vitrin arkasından
hissetmişti sadece onları. Şimdiyse giyiyordu hepsini ve duyguların bedeni onun
için fazlasıyla küçüktü. Sıkıyorlardı bir kere, rahatsızdılar, etiketleri
kaşındırıyordu. O kadar sıkı oturmuşlardı ki üzerine, çıkaramıyordu.
Sonra, yolun sonuna geldi. Etraftan yükselen çığlıklarla
beraber hızla yere çarptı. Üstündekiler, kana bulandı.
Siz bilmezsiniz belki, Kabataş’tan fünikülere inen
merdivenlerin ağzı pek sıkıdır.
Sol kulaklığım
düşmüş, boyunluğuma dolanmış. Ellerim de dolanıyor özenerek ona. Termosumun
yeşiline bakıyorum, mutluluk uzakta değil deyiveriyor. Kitabım acemice
kalakalmış kolumun altında. Ah be kadın! Ne acelen vardı da kaldırdın beni apar
topar sıcacık vapurun en tatlı koltuğundan. Cam kenarlarını sevmeye
başlamalıyım artık. Kokular gelmeye
başladı, bitiyor demek merdivenler. Bir zeytinli açma harika gider şimdi.
Nereye düşüyor şu bozukluklar, hey allahım! Bir zeytinli açma rica edebilir
miyim, diyorum kibarlığıma şaşarak. Hah burdasın seni küçük yaramaz! Uzanan
elim asılı kalıyor havada. Göze bal sürülebilir mi, şaşıyorum taa içten. Sıcak renkleri eksik öğrenmiş olmalıyız
küçüklüğümüzde. Mideme o zeytinli açmayı nasıl sığdıracağım bu kadar küçülmüşken.
Bakışlar için özel bir kurs mu var acaba, diyorum. Ne güleriz olsa hocası siz
olurdunuz dese. Şaşkınlığımdan kızarıveriyorum. Yanaklarınıza mı döktünüz
kahveyi, diye soruyor böyle kocaman açmış gözlerini. Çay içiyorum, diyorum. Bir
gülme alıveriyor. Kolumda kitabım var diye kucağında kedisi, karcı kahveci
kızlardan gibi görünüyorum demek. Kapağını açıyorum, bastırsın diye taze pişmiş
hamur kokusunu bergamotlar. Yeşil iyi gelecek sana, diyorum. Mutluluk çok
uzakta değil. Parmaklarımı boynuna koyuyorum, tam üstüne şah damarının. Küçük
bir dokunuş, taş çatlasa 2 saniye ve 16 salise sürmüş olabilir. Çok güzel
öpüşüyorsun deyiveriyor, gözleri yeşilde. Domates reçelini denemelisin,
diyorum. Şimdi gitmeliyim, diyorum. Yeşil onun parmaklarına dokundukça irkileceğim,
bunu bilerek gülümsüyorum. Hem zaten çay sindirime zararlı diyorum, aşklardan
sonra en az bir saat geçmeli.
Mavi Kus by Bülent Ortaçgil on Grooveshark Şundan kesinkes eminim ki; yaşadığı süre boyunca eline
bir kez direksiyon değmiş ve bir tünele girmiş olsaydı eğer yanlış şeritten
gelen bir kamyonun farlarına benzetirdi küçük kızın parlayan gözlerini. İlk
onları görmüş ve ardından farkındalığı gelmişti bambaşkalığının. Her gün
sokakta gördüğü diğerlerine hiç mi hiç benzemiyordu küçük kız, ona doğru
bakıyor ve yönünü şaşırmasına neden oluyordu bakışları. Eli ona doğru
uzandığında başına geleceklerden habersizdi elbette. Küçük kız ona çok yakın
bir yerleri işaret edip bir şeyler söylediğinde fark etti yanındaki
diğerlerinden birini: “Bulutlar iç içe ve her an başka bir resim oluyorlar…” Az
ötelerine onları gözetlemek için yerleşirken yerdeki ekmek kırıntısıyla
oynuyormuş gibi yapmayı da ihmal etmedi tabii. Kızın gözlerinde bambaşka bir
şey vardı ve sık rastlanmadığı aşikardı. Anlamadığı bu dildeki konuşmaları
duyuyor fakat aldırmıyor, yalnızca
izliyordu kızı. Bakışlarla arası pek yoktu ama içeriyi görebilmekte bir usta
olduğu söylenebilirdi. Kızın kalbinin kapılarının yavaşça açıldığını fark
edebiliyordu fakat içeri dolan havanın temiz olmadığına yemin bile edebilirdi.
Bir şeylerin ters gittiğini anladı o an. Kız büyülenmişçesine dinliyordu
yalnızca diğerlerinden biri olan o sıradan çocuğu. Çocuğun ağzından çıkan her
kelime bir zehir gibi doluyordu akciğerlerine kızın. Onu böyle bırakamazdı,
zira parktan kalktıklarında da sürdürdü peşlerinden gitmeyi. Çok da uzak
sayılmayan bir apartmanın 2. Katına çıktılar küçük kız ve sıradan çocuk. Yatak
odasının penceresine bakan mabet ağacının yüksek bir dalına güç bela tüneyip,
olacakları seyre koyuldu. Çocuk kıza yaklaştıkça konsantrasyonu artıyordu havadaki kirliliğin. Bundan mı renk
değiştiriyordu kızın yanakları? Kötü şeyler olacağını seziyor fakat biliyordu
da orada olmaması gerektiğini. Endişe ile etrafta dolanarak geçirdi geceyi.
Tekrar ağaçtaki yerini aldığında gün aydınlanmıştı. Kızın gözlerini açışına
şahit olacağını sanarken koca bir boşluk buldu aradığı yerde. Yanaklarına akan
sıvılar parlaklığın bileşeni olmalı diye düşündü; onlar aktıkça yok oluyordu
çünkü o nadir bulunan şey. Buna dayanamazdı, kesesini hava yerine cesaret ile
doldurup kızın penceresinden içeriye daldı. Akan tüm sıvıları içecek ve
saklayacaktı onun için. Gözlerinin parlaklığını geri verecek ve çok sevecekti
onu. Tam sırasıydı, evet, emindi bundan. Kız onu görür görmez bir çığlık attı
inceden. Hayaller hızla ölürken oracıkta, anlam vermeye çalıştı olanlara.
Üzerine doğru gelen şeyi fark etmedi bu sersemlikle ve yavaş çekim oldu ölümü
mavi kuşun. Pencereye çarptığında canlıydı hala; kanatlarının kırıldığını
hissetti önce, inişe geçerken gerçekleşti tatsız duruşu kalbinin.
Bilmiyordu; kız aldığı tüm kirli havayı nefes vererek
atabiliyordu çift yönlü akciğeri sayesinde, oysa onunki minik ve tek yönlüydü.
Bir kez kirli havayı aldığında kurtuluşu söz konusu bile olamazdı mavi kuşun.
Bilmiyordu; o gün yanlış bir şeyler olduğunu seziyor,
fakat suçu kalbinde aramayı düşünmüyordu asla.
Mavi kuş bilmiyordu bunları. Bir aşık küçük kız kadar
aptal oluyordu kuşlar çünkü. Ve ölümleri işte böyle aptal bir aşktan oluyordu.
"Şundan kesinkes eminim ki; yaşadığı süre boyunca eline bir kez direksiyon değmiş ve bir tünele girmiş olsaydı eğer, yanlış şeritten gelen bir kamyonun farlarına benzetirdi küçük kızın parlayan gözlerini." - Ezgi Okur